Connect with us

Öykü

Fatma Tutak – Vapurda

Geçen akşam arkadaşlarla belediye çay bahçesinde toplanmış İstanbul şiirleri okurken seni andık. Ne çok severdin şiir okumayı. Özellikle de Yahya Kemal’in Aziz İstanbul’unu okurken adeta kendinden geçerdin. Bir de vapura binmeyi… O Boğaz’ı bir uçtan bir uca turlarken denizin menevişli sularında hülyalara dalardın.

Yerleşmek nasip olmamıştı ama son yıllarda yüksek hızlı tren de faaliyete geçince sık sık gidip gelerek bu özlemi gidermeye çalışıyordun. Yalnızca İstanbul hayranlığı değildi seninki denize aşıktın. Onsuz yapamıyordun.

“Burada çantanızdan yiyecek çıkardınız mı kediler değil martılar gelir.” demiştin bir keresinde. “Tren Bilecik’ten sonra Arifiye’ye geçer geçmez iklim değişir hissederim ben” derdin. “İzmit hakeza ve sonrası… Denizin soluğunu hisseden toprak bile yumuşar, yufkalaşır, başkalaşır…”

Bugün en son beraber bindiğimiz Küçüksu- İstinye vapurunda senin “Dur, camlı tarafa ben geçeyim de azıcık hasbihal edeyim denizle.” diyerek oturduğun yere oturdum. Dirseğimi de senin yaptığın gibi camın kenarına dayadım. İşaret parmağım şakağımda muzipçe ama biraz da hüzünlü bir yan gülüş belirdi ağzımın kenarında silmeye lüzum görmediğim. Bu halde hangi hülyalara daldığını düşünmeye başladıktan ne kadar sonraydı bilmiyorum, kendimi bambaşka düş bahçelerinde gezinirken buldum. Ne de olsa hayat devam ediyordu ve gülümsemekle düşüncelerin dağılması da buna dahildi. Başlarda bu nevi şeyler sebebiyle kendimi suçlu buluyordum. Sanki hayata dair bir şey yapmak sana ihanet etmekti ve yaşarsam alışacağımdan korkuyordum. Bu da ihanetin en fenasına yol açacaktı, unutacaktım. Unutmak, aman tanrım, neler düşünüyordum ben böyle! Şu beyin denilen muammanın dehlizlerinde rehbersiz çıkılan gezintilerin kör kuyularda son bulma ihtimalini göz ardı etmiştim yine anlaşılan. Vapurdan inerken mutadım olduğu üzere ağırdan alıp insanların dünyanın en ‘normal’ şehrinde dünyanın en ‘normal’ aktivitesini yapmış gibi robot hareketlerle dalgın ve düşünceli çıkışa yönelişlerini seyrettim. “İstanbul manzarasına normal diyeni Allah çarpar” demişti bir profesör. Haklıydı. Bu Yahya Kemal’in aziz şehri, üzerinde hüküm süren nice medeniyetin şairlerine ilham olmuştu. İstanbul’un İstanbul olmazdan evvel adı bilinen ilk şairi Moiro’dan (bir kadındı.) Lale Devri’nden bir(inci): Nedim’e, Tevfik Fikret’ten Ahmet Haşim’e, edebiyatımızın “Buda’sı” Yahya Kemal’den bir garip Orhan Veli’ye ve daha kimlere… Bu müthiş manzara karşısında şiir söylememek ne mümkün! Ortalık nispeten tenhalaşınca güverteye çıktım. Açık havada nicedir oturmaktan tutulan bacaklarımı ve vücudumu biraz rahatlatmak için bir iki adım attım. Sonra demir kemerlere tutunup denize, uzakta sisler ardında kalan yakanın silüetine ve gökyüzüne baktım. Dalgalandıkça köpüklenerek omurgaya vuran suların yosunlu kokusu genzimi yaktı. Ev sahibinin en ufak hoşnutsuzluğunu sezdiğinde sığınamayıp hemen kalkmaya davranan bir misafir gibi huzursuzlukla geri çekildim. Sağ kolda bir ana ve yavrusu ellerindeki simitten parçalar koparıp havaya fırlatıyordu. İstanbul’un kendinden emin martıları bu nevaleyi artık çaba harcamaya gerek görmedikleri bir maharetle havada kapıyordu. Buna mukabil çocuğun beklediği, havada dalış hareketlerini yapmadan obur tavuk gibi parçayı kapan kıçüstü dönüp kayboluyordu. Saniyeler içinde küçüğün elindeki simidi tükettiler. Çocuk iyimser bir beklentiyle annesinin ellerine baktı. Fakat onları bomboş görünce kalan son umut kırıntıları da dağılıp yerini boş bakışlara bıraktı. Mahzun, sessiz; küçük elini bu elin içine yerleştirdi. Ağır, tevekküllü adımlarla çıkışa yöneldiler.

Az sonra onlardan boşalan yere bir serçe kondu ve dökülen simit kırıntılarını toplamaya başladı. Çok geçmeden de uçup gitti. Tam “Bu kadar kısa sürede karnı doydu mu yani?” diye hayretle kendi kendime söylenirken bu kez yanında başka bir serçeyle çıkageldi. Yeni gelen epey gözü açık bir şeye benziyordu. Gelir gelmez gözüne kestirdiği irice bir parçayı kaptığı gibi pır… Öteki,ne olduğunu anlamadan bir kırıntının olduğu yere bir uçup gidenin ardında bıraktığı boşluğa bakakaldı.

Hayvanatın da safı, enayisi, açıkgözü, hinoğluhini, gaddarı, merhametlisi oluyordu demek.

Click to comment

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir