Connect with us

Öykü

Aziz Erdem- Bir Bankın Gözünden

Bir bahar sabahıydı, ağacın dallarında serçeler ötüyordu durmadan. Hafiften rüzgâr esiyor ve çöpçü bugün de kaderine söverek kaldırım diplerini temizliyor. Çöpçüler ve sinekler bu dünyanın akciğerlerini temizleyen iki canlı. Birinin kanatları var, birinin kaderine sövecek bir fakirliği. İkisi de başkalarının kirlerini temizlemekle meşgul.

Çöpçü bugün belediyenin ona zimmetlediği süpürgeyi, aldığı maaşa isyan edercesine kaldırım taşlarına sürüyordu. Kaldırımın kenarındaki izmaritleri es geçiyordu süpürgesi bu isyana uymuşçasına. Ara ara izmaritin sahibini de güzel dileklerle yâd etmeyi unutmuyordu ama. Bulunduğum noktaya söğüt ağacının gölgesi düşüyordu yavaştan. O zaman bir iç geçirmedim desem yalan olur. Bir ağaç; yaprağıyla, dalındaki kuşuyla, çocukların ellerini sürmesiyle baharı karşılarken ben iki beton ayağa hapsedilmiş, bağrında delikler açılıp oradan da vidaların geçirildiği, adına bank denilen bir eşya. Kendi hayatlarından sürekli şikâyetçi olan insanların beni dalımdan koparıp buna hapsetmeleri kadar canımı acıtan başka bir şey olmadı herhalde. Onları da anlayabiliyorum çünkü bütün evrene hükmeden bir varlık olarak kendini görüyor, kendisini bu kudrette gören bir canlının diğer canlıların yaşam haklarına saygı duymasını beklemek sadece bir ütopyadan ileriye gidemez. Çöpçü anlındaki terle birlikte üzerime düşen söğüdün gölgesine çöktü. Çökerken bir iç geçirdi. Bugün ilk misafirim olmuştu kendisi, gerçi hep ilk müşterim o olur. Terini sildi kirlenmiş mendiliyle. Eski zaman mendillerini andıran bir mendildi, hani şu türkülere konu olan kenarı oyalı olanlardan. Yoldan bir araç geçerken çöpçü birden ayağa fırladı. Herhalde büyük biriydi, yoksa bu kadar telaş yapılmazdı. Ya da mührünü sırtıma işleyen belediye başkanıydı. Bir belediyeye ait olan, bir belediye parkında, bir söğüt ağacının altında, üstünde belediyenin mührü olan bank. Belediyeden birkaç kişi daha gelirdi ama çöpçü gibi her gün gelmezlerdi onlar. Eğer yoldan büyük biri geçecekse gelenler vardı. Onlar geldikleri zaman etrafıma rengârenk çiçekler ekerlerdi, dört bir yanımı temizleyip ak pak ederlerdi bir güzel parkı. Bir de arada bir tam kurumak üzereyken gelip ağaçları ve çoktan solmuş olan çiçekleri sulayanlar… Israrla bekliyor gibilerdi hem su hem çiçekler hiç olsun diye. Yoksa başka bir izah bula-mıyordum ben bu davranışa. Çöpçü birkaç süpürge daha yerlere vurduktan sonra sessiz sakin çekildi bir kenara. Saat 8.20 olmuştu, kırmızı rujunu sürüp Fahriye Abla’yı kıskandıran edasıyla yürüyen o kadın da geçiyordu. Bugün yüzünde bir başka mutluluk vardı sanki. Dün çünkü suratı biraz asıktı sanki, bugünse etrafa bahar dağıtıyor yüzü. Kadınlar neden bahar dağıtırlar onu da anlamış değilim, kendileri zaten baharın ta kendisiler. Gerçi bu sirkte onlar da en az benim kadar hor görülüyorlar, ezilip bir kenara atılıyorlar. Oysa en büyük değeri onlar hak ediyor. Kadın, Arnavut kaldırım taşları ve topuk-larının şarkısıyla uzaklaşıyordu me-raklı ve bir o kadar günahkâr bakışlar eşliğinde. Saat 8.30 olmuştu. Elindeki kitabıyla o genç geldi işte. Haftanın beş günü hep aynı saatte gelir, her gelişinde elinde bir kitap veya dergi olurdu. Keyifli uyandığı zaman ge-nelde söğüdün gölgesine oturur, elini omuzuma atar, dergiden bir şiir okurdu. Şiirden sonra uzaklara dalıp giderdi gözleri eski bir sevgiliyi arar gibi, arardı ama hiçbir zaman göremeyeceğini de bili-yordu sanki. İç geçirirdi sonra neden bu kitaplar bu kadar pahalı ki diye. Sonra hak verirdi bu fiyatlara bilgi ucuz bir şey değil diye. Bazen elinde simit-çinin ısıtıp taze diye sattığı bir simit olurdu, susamları genelde bağrıma dökülürdü. Bugün elinde bir kitap vardı, gelip usulca oturdu, kitabını hemen yanına bıraktı, yoldan geçenleri süzdü.

-Bunca insan, nereden gelip nereye gidiyor? Bu sorusuna hak vermedim değil aslında, bunca insan nereden gelip nereye gidiyor ki? Ve her sabah hepsinin yüzünde farklı anlamlar, farklı sevinçler, farklı acılar… İnsan olmak da zor aslında. Her gün, yeni bir başlangıç ve yeni bir ölüme gebedir. Genç, kitabını alıp uzaklara karıştı. Yelkovan ile akrep arasındaki kovalamacada âşıkların saatine varmıştık ya da kendini âşık sananların saatine. Çünkü ağızlardan dökülen tüm sözcükler ayaklarımın dibine düşüyor, sahipleri uzaklaştıktan sonra uzunca bir süre o sözcüklerle hasbihal ediyorum. Bugün pek kimse parka gelmedi, akşamı ettik işte. Birazdan kafası hoş olanlar ile kafası dolu olanların saati başlayacak. Gün ışıkları çabuk terk ediyor bu şehri ve şehrin tüm günahları ortalığa dökülmek için sabırsız davranıyor. Şehir mi bu kadar sabırsız yoksa içindeki insanların mı hep yedi aylık doğdular, bir türlü anlayamadım.

İşte! Geliyor. Elindeki siyah poşetten belli eder mi bir insan kimliğini ama o da onların etiketi herhalde ya da birlikte anlaştılar siyah poşetliler cemiyetini kurmak için.

Adamın üzerinden yayılan merdiven altı tütün kokusu sardı etrafı. Koku benim bile burnumun direklerini sızlattı. Köşede oturan âşıklar da kokudan olsa gerek hemen uzaklaştılar. Benim öyle bir şansım yoktu ama. İnsanoğlu neden bu kadar özgürken durmadan kendisine esaret prangaları takar, anlamış değilim.

Banka güzelce bir kuruldu, siyah poşetini ayağının dibine bıraktı, cebinde bir şeyler aradı, aradığı her neyse onu çok uzaklara götürecek cinstendi. Uzun bir uğraşın sonunda cebinden bir sigara ve çakmak çıkardı. Sigarayı ağzına aldı, siyah poşetten bir şişe aldı, kapağını açtı. Şişenin üzerinde çocukların gözyaşlarını andıran damlalar, banka doğru harekete geçtiler. Sigarayı yaktı ve şişeyi yudumlamaya başladı. Sessizce yudumluyordu şişeyi. Sigarasının külleri üzerime düşüyordu. Şişeler şişeleri takip ediyordu durmadan. Boşalan şişeyi ayak-larımın dibine bırakıyordu. Poşet boşaldıkça boynunu büküyordu, içinden son bir şişeyi aldığı zaman o da ayaklarımın dibine devrildi. Boş şişelerden birini karşısına aldı. Karşısında kırk yıllık bir arkadaşı oturuyor-muşçasına ‘‘Ya kardeş!’’ dedi. ‘‘Ölümü durdurmak istedim ama olmadı. Durdursaydım ne ola-caktı yani, Azrail ne kaybederdi ki?’’ İnsanoğlu işte ta Gılgamış’tan kalma bir alış-kanlığı, ölümsüzlük. Ölümsüz-lüğe bu kadar özlem duyup hayatını bu kadar ucuz kaybeden başka bir canlı da yoktur herhalde. Adam yine şişeye döndü: Bugün tam beş yıl oldu kardeş, tüm sevdiklerimi kaybet-menin üzerinden tam koskoca beş yıl geçti ve ben hala o ölüm anının içindeyim. Ölümü dur-duramadım kardeş. O şişeyle konuştukça ben kulak kesilmeye başladım, bir süre sonra hiçbir şey duymaz oldum. Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum, gözlerimi açtığım zaman parktan sökülmüş boş bir deponun içinde buldum kendimi. Adama dair sadece bir cümle çınlıyordu kulağımda: Dünyada öleceğini bilen başka bir canlı yoktur insan dışında.

Click to comment

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir