Connect with us

Röportaj

Ferhadê Mihemed – Beybûnên Yasemînê

1. İlk öykü kitabın Hesabgêr ve uzun bir aradan sonra yayımladığın ikinci öykü kitabın Beybûnên Yasemînê için kullandığın resimler ressam Beşir Bayar’a ait soyut tablolar. Öykülerle bir bağı var mı? Yoksa sadece senin mi tercihin?  

Ferhadê Mihemed: Bu soruya şöyle cevap versem sanırım isabetli olur. Ben hayatımda, dayanışmaya her zaman için önem verdim. Dayanışmanın sonucunun hep daha iyi olduğunu gördüm. Kıymetli ressam, üstat Beşir Bayar’ın tablolarını kullanmamdaki amaç buydu. Çünkü kendisi hem hemşehrimiz, hem de aynı zamanda büyük bir resim ustası. Kapak resminin, kitabın muhtevası ile ilgisi mutlaktır elbette. Bir bakıma bilinçli bir tercih bu benim için. Zaten benim yazdığım öykülerin çoğu, kişilerin soyut düşünce dünyaları ve ruh halleri ile ilgili.

2. Şair Berken Bereh kitap için önsöz yazmış ve “okuyucularına geçmişin pastoral yaşantısını gösteriyor” diyor. Bu pastoral temayı planlayarak mı yazmak istedin?

Ferhadê Mihemed: Berken Bereh’in yaptığı tespit, çok yerinde bir tespit. Pastoral öğeleri, doğayı, köy hayatını anlatmak, benim için hep bir özlemi gidermek duygusunu yaşatmıştır. Senin de bildiğin üzere, benim çocukluğum Fırat’ın civarında ve ona yakın köylerde geçti sayılır. Büyüdüğüm aile ortamı da zaten taşralı. Annem gençliğinde gözde bir bêrîvanmış örneğin. Mesela dedemin çok sayıda atı vardı. Annemin anlattığı o köy manzaraları hep aklımda canlıdır. Dedemle beraber, köylere gittiğimiz zamanlar hep şu an ki gibi, o tazelikte hafızamda yer edinir. Bütün bunlar edebî üretimimin köy hayatına evirilmesine neden oluyor desem yanlış olmayacaktır. Şunu da eklemek de fayda var, Siverek’in batısında, Fırat vadisi ve öte yakasındaki dağlar benim için her zaman derin bir ilham kaynağı oldu. Zaten, dikkat ettiysen kitabın içinde sıkça dağ, uçurum, at, nehir ve tabiat ananın bağrında sakladığı canlılar kitabının tümünün ana imgeleri oldu.

3. Üstteki sorunun biraz devamı niteliğinde, öykü mekanları genellikle taşra ve köy. Kurgusal bir evren yarattığında da neden daha korunaklı olan bir temayı “köy” temasını kullandın? (Anadilimizde bir evren yarattığımızda bile neden dönüp dolaşıp köye gidiyoruz?)

Ferhadê Mihemed: Bu sualine kısmen cevap verdiğimi düşünüyorum üstte. Ama zannedersem taşra ve anadilimiz, birbirini sanki besleyen iki kaynak gibi: Ne köy-taşra; Kürt Dili’siz olabilir, ne de Kürt Dili; köysüz-taşrasız olabilir. W. Benjamin’in de dediği gibi “Her söz, her hakikat dilde, kendi meskeninde, kendi atalarının sarayında barınır.” Gerçekten bu çok önemli bir bulgu. Sözünü ettiğim mekanları başka bir dille anlatmaya kalksaydım sanıyorsam bir yanı hep eksik kalacaktı. Ben şehirde geçen bir kesiti de anlatabilirim, bunu daha evvel ki kitabımda yaptım, ama sonradan dönüp bakınca içime sinmediğini fark ettim.  

4. Beybûnên Yasemînê  Fuat Temo ithafıyla başlıyor onun dışında ithaf yok onun yerine epigraflar var. Nietzsche, Katherina Mansfield, Behmen Kubadi, Pessoa, Charlotte Brontë vb. epigrafın olmadığı öyküler de birbirinin devamı öyküler. O öykülerde de iç kısımlarında alıntılarla metin zenginleştiriliyor. İlk kitabın Hesabgêr ithaflar kitabıydı ikincisi neden epigraflar kitabı?

Ferhadê Mihemed: Kürt Edebiyatı tarihinde Fuat Temo, ilk modern öyküyü (Çîrok/Şewêş, 1913, Rojî Kurd, 1. Sayı) yazan muharrir ve münevver olarak tanımlanır. Dolaysıyla ben bu kitabı yazarken, ulusuma karşı bir vefa borcunu ödeme, millî bir vafizeyi yerine getirmek gibi hissettim kendimi. Özel anlamda da, Fuat Temo’yu okuyuculara anımsatarak aslında bu ismin kim olduğunu doğal bir biçimde sordurdum. Fakat unutmamalıyız ki, bu kitap aynı zamanda Fuat Temo’nun ardı-sıra, bu izi süren ve Kürt Edebiyatı’na bir şeyler kazandırmaya çalışan bütün yazarlara da ithaf edildi. Aslında epigraflar bir bakıma, zihnimdeki muğlaklığın yok olmasına yardımcı oldu zaman zaman, onların benim için, birer sanki yol açıcı unsurlar olduğunu bilinçli olarak düşündüm, kısaca epigrafları tamamen kendi kişisel tercihim dahilinde ekledim. Birbirlerinin devamı niteliğindeki öyküler, son kolaj denemesi yani, Çîroka Bênav/Adsız Hikaye ve Simore û Zipîk/Sincap ve Dolu öyküleri, bu öyküleri yazan isimsiz yazarın, yıllar önce yapılmış gerçek bir röportajın ve yine gerçekte yaşanmış bir anın üzerine temellendi ve ortaya çıktı. 

5. Bazı hayvanlar nerde dururlarsa dursunlar oraya hem naiflik katar, hem anlam katarlar. At, geyik, ceylan, kırlangıç, turna vb. kitapta da temaya bağlı olarak fazlasıyla hayvan var. Yine de tüm öykülerde nerdeyse at var. Ritim de var. Kısa cümlelerle o ritim yakalanmak istenmiş gibi. Neden at ve o ritmi mi yakalamak istedin?

Ferhadê Mihemed: At… İçinde çay ve kahve içtiğim kupa bardağının üzerinde bile midilli cinsi atların anime resimleri var. Sanıyorsam bu tutkum çocukluktan kalma. Dedim ya dedemin sayısız atı vardı ve ben hep onunlaydım. Mesela bir atı vardı dedemin en son, kırmızı idi, alnı da deltoit şeklinde beyaz. Kurdî’de ona hespê kumêt derler. İşte tam o cinstendi. Çok hoş bir attı. Çoğu zaman, köyde sulamaya götürüyorum bahanesiyle, kocaman bir kayaya yaklaştırarak atlardım sırtına. Öyle usulca hareket ederdi ki at, birbirimize alışmıştık artık. Biraz yol alınca ufaktan dörtnala verirdim, işte o zaman dünyanın en mutlu insanı ben olurdum. Ve daha bun benzer birçok anım var atlarla ilgili hepsini anlatmam olanaksız burada. Ama düşkünlüğümü ve onu edebî anlatılarıma aktarmamdaki sebepler kısaca bu şekilde. Ritimden söz ettin. Ona da değineyim. Edebiyat sestir bana göre. Sesler ne kadar az karmaşık olursa o derecede okuyucu ve bizlerin zihninde berrak olur. Ben burada daha önce üzerinde çalıştığım bir teori kitabından söz etmek istiyorum. Fransız Edebiyatı’nın çok önemli bir yazarı olan Raymond Queneau’nun 1947 yılında yazdığı Exercises de Style, yani Türkçesi Biçem Alıştırmaları Sel Yayınları, Çev: Armağan Ekici, adlı kitabını inceledim ve kendime, daha doğrusu Kürtçe’nin ses, aheng ve tınısına uygun olan bir tarz seçtim: Mantıksal Çözümleme. Kısa cümlelerle anlatmak. Hatta tek kelimelik cümleler. Öyle ki, bir zamandan sonra kendi kendime bir isim koydum bu tekniğe, tanımlama anlatım. Örneğin; Yüz. Bir yüz. Çizgili. Kırışıklarla dolu. Çökmüş. Feri sönük iki göz. Solgun yüz. Endişenin izleri. Buradaki anlatım, tümden gelim tanımlama anlatım olarak tarif edilebilir. Bu anlatım tekniği gerçek anlamda Kürtçe’deki ses ve anlatıma çok uygun. Bu anlatım tekniğini başka yazarlar da kullanmış, misal; Georges Perec’in Uyuyan Adam’ı, Luis Ferdinand Celine’nin Profesör Y ile Konuşmaları, İzak Babel’in bazı öyküleri ya Ferit Edgü’nün O/Hakkari’de Bir Mevsim’i gibi. Bana göre Kürt Dili tam bir edebiyat ve betimleme dili. O kadar yumuşak, sıcak ve samimi ki, çok iyi bir edebiyatın yapılması hep olası.  

6. Öykülerde modern manada bir arayışı da görmek mümkün. Bilinç akışı, çerçeve anlatım ve metinler arasılık var. Neden ihtiyaç duydun?

Ferhadê Mihemed: Nedeni aslında açık. Kürt Edebiyatı diğer dillerin edebiyatları gibi, çağdaş anlamda maalesef ki uzun mesafeli bir gelişim kaydedememiş. Bunun bir sürü sebebi var. Politik ve siyasal nedenler başta tabii. Yıllarca yasaklandı, rencide edildi ve prangalara maruz kaldı. Dolaysıyla çok az sayıda eser verdi. Yazılan eserlerin birçoğu klasik denecek tarzda oldu hep. Bu yüzden teknik anlamda ilerleme olmadı tabiî olarak. Hal böyleyken, çok özel anlamda, bir bakıma yaratılacak olan yeni eserler için bir olanak sundu bu durum. Ben de bu olanaktan yararlanarak kendi tecrübelerim ve deneyimlerim çerçevesinde bazı teknikler kullanmaya çalıştım.

7. Hem Hesabgêr’de hem de Beybûnên Yasemînê’de sinema etkisi var. Öykü içlerine sinema sirayet etmiş. Öykülerde yer yer filmlerden sahneler de kullanılmış. Yine Çîroka Bênav’da  Cüneyt Arkın’ın 1972 Altın Koza’yı Yılmaz Güney’in hakkı olduğu için reddetmesine yer verilmiş. Kitabın iç kısımlarında da Yılmaz Güney sık sık var. Doğduğu topraklara yakın olmamızdan kaynaklı hayranlık duymamız normal fakat fazlasıyla kahramanlaştırıldığını düşünüyorum. Bu sebeple Yılmaz Güney’i öldürmemiz gerektiğine inanıyorum. Öldürmeliyiz çünkü; yarattığı sinemanın birileri üstüne çıkmalı, ilerisine gitmeli, yazdığı öykülerin ötesine gidebilmeli. Taklit etmeden birileri ötesine geçip bir şeyler yapabilemeli bu sebeple Yılmaz Güney’i öldürmeliyiz diyorum. Ne düşünüyorsun? Öldürmeli miyiz?

Ferhadê Mihemed: Mühimsediğim bir yere değindin bu soruyu sorarak. Tek kelimelik cümlelerle öykünün temellerini atmak başka bir deyişle ve bakış açısıyla, sekans oluşturmaktır. Çünkü her kelime adeta bir fotoğraf niteliği taşıyor, noktalarla vurgulanarak.

Çîroka Bênav öyküsü tamamıyla gerçek bir röportajdan alıntılanarak yarattığım bir öyküydü. 30 Ekim 2000 tarihinde Hürriyet gazetesinde yayımlanan bu röportajı yıllar sonra, ─sanırım 2024 olmalı─ hafızamda derinlemesine yer edindi. Çünkü oğul Yılmaz, gizlice, baba Yılmaz’ın yanına aldırılmıştı. Baba Yılmaz’ın imkanları bu kavuşmayı gerçekleştirecek muktedirdeydi.

Yılmaz Güney’i kahramanlaştırmamamız için tek bir sebep gösterebilecek kimse varsa buyursun, bizimle paylaşsın biz de bu fikrimizden vazgeçelim. Bir gün İzmir-Göztepe sahilde otururken kızı Elif Güney ile beraber, ansızın ona, “Elif abla, nasıl oluyor da baban bunca şeyi bu kısacık hayatına sığdırdı?” sorusuna “Babam daha 17 yaşındayken bütün Fransız şiiri’ni ve belli başlı yazarların tüm namlı eserlerini bitirmiş. Bütün Adana ve civarını yürüyerek gezmiş, yirmili yaşlarında İstanbul’a gidip, Yaşar Kemal’in senaryo yardımcılığını, Atıf Yılmaz’ın da reji yardımcılığını yapmış.” diye cevap verdi. Dolaysıyla o benim kahramanım. Umutsuzlar filminde Fırat ve Çiğdem’in bir sahnelerinden bir sahne var, orada şöyle bir diyalog geçer “Sen gideli çok oldu Çiğdem, sen gideli tam 467 gün oldu, her kurşun deliği bir gün içindir.” “Niye kurşun?” “Söküp atmak için, kurtulmak için belki, lâkin gördüm ki seni öldürme çabası boşmuş, sen ölmezmişsin.” Fırat’ın bu sözleri kara bir sevdanın dışa vurumudur adeta. Buna binaen ben de diyorum ki, Yılmaz Güney’in sineması, politik kimliği, edebiyatı var oldukça bilincimizde ve yüreğimizde, onu öldürme çabası boştur.

8. En son okuduğun kitap, izlediğin film hangisiydi?

Ferhadê Mihemed: En son okuduğum kitap Rekin Teksoy’un Türk Sineması. Mükemmel derecede denebilecek bir kitaptı. Her sinemaseverin muhakkak okuması gereken bir kitap. En son izlediğim film ise Escape from Alcatraz yani Alcatraz’dan Kaçış, 1979 yılında, hapisten kaçışı konu eden bir film. 1962 yılında Frank Morris, John Anglin ve Clarence Anglin, çok korunaklı ve yüksek güvenlikli olan Alcatraz hapishanesinden firar eder. İşte film bu firarî olayı anlatır.

9. Birbirinin devamı iki öykü var. Çîroka Bênav ve Simore û Zîpik. İkisinde de bir öyküyü kurgulamaya çalışan bir yazarı görüyoruz. Hatta sonunda karakterimiz “artık yazmayacağım” diyor. Senin de artık yazmayacağım dediğin oldu mu ve hangi öyküyü yazmakta zorlandın?

Ferhadê Mihemed: Uzun bir zaman boyunca yazmadım. Yazamadım ya da. Ya da yazmak istemedim. Bu durumun muhtelif nedenleri mevcut. Anlatmak istemiyorum bu olumsuzlukları. Ancak yakın diyebileceğim bir zamanda hayatımda karşılaştığım bir sürprizden dolayı, ilham perilerim, yarım bıraktığım öyküleri tamamlama arzusunu o kadar beni baskıladı ki… Bu sürprizin benim üzerimde yarattığı olumlu tesiri sayfalarca anlatsam da eksik kalır, tamamıyla salık verebilmem olanaksız. Böyle bir gelişmenin var olmasıyla hiçbir öyküyü yazmakta zorluk yaşamadım. Öyküdeki “Artık yazmayacağım.” sözü bana değil, Cesare Pavese’e ait. Yaşama Uğraşı kitabında geçer. Yazmak çok zor bir yaşama uğraşı. Çünkü insan yazabilmek için okumalar yapmalı, yaşamın yaşamalı. Okumak ve yaşamak herhalde insan duygularını giderek inceltir. Farkına varmadan çok fazla duygusallaşır, empatik olur. Giderek güçsüzleşir. Yazmaya ya da anlatmaya sığınır. Nihayetinde yazabilmek için çokça yıpranır, hırpalanır, dayanılmaz bir hale gelir bir noktadan sonra ve sanırım bıkmaya başlar bu kötü gidişattan, öyle ki bence o da bıktığı için son olarak o cümleyi yazıp intihar ediyor.   

10. Belki de ilkin bunu sormam gerekirdi ilk öykü kitabını aştığını düşünüyor musun? Ve son olarak ne demek istersin?

Ferhadê Mihemed: Evet kesinlikle aştığını düşünüyorum. İlk kitabım şimdilerde bana çokça acemi geliyor. Bolca edebiyat konuşacağımız günler diliyorum.

Click to comment

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir