Connect with us

Öykü

Hüseyin Akyüz – Ateş Böcekleri

Benzinli testerenin gürültüsü kesilmiş, meşe ormanı akşam karanlığıyla birlikte kendi güzel sessizliğine dönmüştü.  Gün boyu yukarılardan aşağıya ağaç taşıyan iki eşek akşam yemlerini yemiş, sularını içmiş çadırın arkasındaki kuru otlar üzerine yan gelip yatmışlardı. Sabah yakıp kömüre çevirecekleri meşe odunu yığını da hazırdı.

Üşümemden korktuğu için çadırın önündeki ateşin üzerine dal parçası atıp duran dedemi seyrettim bir süre.  Ne çok düşünüyordu. Sanki dünyanın bütün yükü sırtından hiç eksilmiyor gibi de suratı hep düşüktü. Dudaklarında hafif bir gülümseme de yok değildi. Bugün yaptıklarımı iyice belleyip bellemediğimi sorunca, gülümseyerek, “Beni de mi kömürcü yapacaksın dede?” dedim. Yok be oğlum, kömürcülük öldü artık, sen okumana bak, diyecekti biliyordum ama bu kez söylemedi. Hafif bir gülümsemeyle yetindi.

Dedemin yanına oturdum. Birlikte düşünmeye başladık. Dedemin kafasının içinden geçenleri karşımda bir kitap sayfası var gibi yüzünden kolaylıkla okuyabiliyordum. Kömürcülükte yanında birkaç adam çalıştırdığı zamanlar olmuş, üç çocuk büyütmeyi becermiş, hatta onlardan ikisi şehirlerde okuyup meslek edinmişler, evleri, arabaları olmuş. Şimdi artık nenemle kendisinin boğazına ancak yetiyor. Oturdukları evin damı çöktü çökecek, yaptırmak istiyor ama parası yok. Çok para. Borç para aramış bulamamış. “Bu duruma düşeceğime ölseydim daha iyiydi,” diye mırıldandığını duymuştum.

Yıllarca önce küçük bir çocukken geldiğim köye bu yaz yeniden gelmiş olmamın sevinci içindeydim hala. Köyün ceviz ve badem ağaçları arasına yayılmış tek katlı evleri, çevrede sebze bahçeleri, arkada yüksek tepelerin doruklarına kadar bir meşe ağacı denizi gibi yayılan orman büyüsünden hiçbir şey kaybetmemişti. Üstelik dedemle ormanın bir kıyısına çadır kurmuştuk. Ormandan hayırsız ağaçları kesiyor, onlarla kule yapıp, dere kıyısından taşıdığımız çamurla sıvayıp nefesini kesiyoruz, için için yanan ağaç parçaları da mangal kömürü oluyor. Dedem daha çok işimiz var dedikçe seviniyorum.

Yaz gecesi sıcaklığı rahatlığında az sonra uyudu dedem. Bir kuş öttü o sırada.  Kalkıp sesi arandım. Ses aşağıya dereye doğru uzaklaştı. Peşinden gittim. İki yanına salkım söğüt, kavak, çınar ağaçları sıralanmış derenin üstündeki ağaç köprüden karşıya geçtim. Sık bodur ağaçların bittiği yerdeki tepede dedemin sözünü ettiği yazlıkçı çadırlarını gördüm. Deniz oradan daha ötede olmalıydı. Kumsala dizili bahçeli evler, lokantalar, çay bahçeleri olduğunu duymuştum ama gidip bakmamıştım.

Peşinden gittiğim kuş sesini arandım ama yeniden duyamadım. Çadıra dönsem iyi olacak diye aklımdan geçirirken yazlıkçı çadırlarının olduğu yerden aşağıya doğru yürüyen gençleri gördüm. Karanlıkta gözden kaybolunca cesaretleniyor olmalıydılar. Arada gülüşmeler oluyor, kızların “Yapma” ya da “Uslu dur” diyen sesleri yükseliyordu.

Önce ne yapmak istediklerini anlamadım ama sonra baktım ki ateş böceği peşinde koşturuyorlar. Onlardan biriyle karşılaşmak istemediğim için tersine yürüyüp uzaklaştım. Bodur bir çalının arkasına durup uzaktan onları seyrediyordum ki üzerime biri çullanıp birlikte yere yuvarlandık.  Ne olduğunu anlamadan bir kızın ıslak dudakları dudaklarıma yapıştı. Ellerim kızın kısacık eteğinin altındaki çıplak bacaklarına, kalçalarına dokundu. Sıcacıktı. Kızın bırakmaya hiç niyeti yoktu. Heyecanlandım. Daha önce hiç böyle bir şey yaşamamıştım. İçimde bir şeyler kıpırdanıp ben de kıza sarıldım. Tam ellerim üstümdekinin kısacık eteğinin altında aranıyordu ki kız birden üzerimden kalktı.

“Kömür kokuyorsun sen!” dedi. Yanı başıma yere oturmuş şaşkınca bakıyordu. Belli ki beni birlikte geldiği gençlerden biriyle karıştırmıştı.

“Kimsin sen?” diye sordu. Telaşlıydı sesi. Çok geçmeden de ağlamaya başladı. Benim istemediği bir şeyler yapacağımı aklına getirmiş olmalıydı.

“Derenin öteki tarafında çadırımız var, dedemle mangal kömürü yapıyoruz.”

“Ne arıyorsun burada? Senin yüzünden arkadaşımı da kaybettim!”

“Bak koşturup duruyorlar,” dedim dere kenarında görünüp kaybolan el feneri ışıklarını göstererek,

“Ama boşa telaş içindeler,” dedim.

“Niye?” diye sordu kız, ağlaması kesilmişti.

“Öyle ateş böceği yakalanmaz ki, bağrış çağrış, ellerinde parlak el fenerleri!”

“Biliyorsun gibisin ateş böceği yakalamayı,” dedi kız ayağa kalkarak. Ben de doğruldum. Yüzlerimiz ay ışığında aydınlanınca “Ne güzel bir kız, diye geçirdim içimden. Nenem amma büyümüşsün, kocaman delikanlı olmuşsun, demiş, köyün kızlarına ilişmeyesin sakın, diye uyarmıştı. Oysa, lise ikiye geçmiştim ama okul arkadaşlarım dahil daha hiçbir kızın yanına nefesini hissedecek kadar yaklaşmamıştım. Heyecanlanıyor, hemen kızarıyor, iki kelimeyi bir araya getirip konuşamıyordum.

Kız da bana baktı. Yüzümde bir masumiyet okumuş olmalı ki rahatlamış görünüyordu. Yerde bir kavanoz vardı, az önceki garip karşılaşmada düşürmüş olmalıydı kız. Eğilip aldım. Kız bakışlarıyla çevredeki bodur ağaçlarını tarayıp, bir süre dere boyunca karanlığın içinde uzayıp kısalan el feneri ışıklarına baktı. Canı sıkılmış gibi surat buruşturdu.

“Ateş böceği mi toplayacaksın o kavanoza?” diye sordum, kız bu kez yazlıkçı çadırlarına doğru yayılan irili ufaklı bodur ağaççıklara baktı. Peşinden geldiğini sandığı erkek arkadaşını aranıyor olmalıydı.

“Yolu şaşırmıştır belki,” dedim.

“Boş ver,” dedi kız, sesinde bir kırgınlık hissediliyordu.

“Gel,” deyip elini tuttum. Çekmedi elini. Elinin sıcaklığı avucumda giderek arttı.

“Sana istediğin kadar ateş böceği toplarım.”

Dere kenarına doğru inip öteki çocukların olduğu yerin aksine doğru yürüdüm. Kız sessizce peşimden geldi. Salkım söğütlerin arasından geçtik. Çok ilginç gelmiş olmalıydı kıza. Ateş böcekleri insan sesini ve ışığı sevmiyorlardı. Kampın çocukları bunu bilmiyor olacaklar ki ellerindeki el fenerlerini rastgele ortalığa tutup böcekleri uzaklaştırıyorlardı. Ortalıkta dolanan yüzlerce ateş böceğinin parıltıları bu yüzden hep onlardan uzakta oluyordu. Kızı daha da karanlık yerlere çektim. Ateş böcekleri kıyıdaki sazların, suya eğilmiş söğüt dallarının arasından çıkıyor, alçak kavisler çizerek derenin üzerinde uçuşuyorlardı. Köyün çocuklarından gördüğüm gibi söğüt dallarının arasına sinip onların geriye dönmelerini bekliyor, açtığım mendile dolananları kızın elindeki kavanozun içine bırakıveriyordum.

Birkaç salkım söğüt dolaşmıştık ki kavanozda en az on tane ateş böceği vardı. Kız kavanozun içinde kıpırdanan ışıklara büyülenmiş gibi uzun bir süre baktı. Sonra bakışlarını bana çevirdi. Yüzlerimize ay ışığı vuruyordu. Kızın gözlerinin içini görüyor, bir tuhaf oluyordum. O da benden farksız olmalıydı ki nefesi hızlanmıştı. Kız sonra kararlanmış gibi ayaklarının ucunda yavaşça yükseldi. Dudaklarını dudaklarıma yaklaştırıyordu ki bodur ağaççıkların arasından gelen kızgın bir ses durdurdu.

“Peliiiin, neredesin?

“Buradayım!” diye yanıtladı hemen kız. Telaşlanmıştı, benden ayrılmak istedi. Şaşkındım. Hala kızın elini sıkıca tutuyordum. “Bıraksana yaa!” dedi kız. Beni öteki eliyle sertçe itti. Sendeledim, geriye doğru iki adım gidip arka üstü devrildim. Ellerim derenin çakıllı kumuna gömüldü.

Suyun içinden kalktığımda kız çalılıkların arasına dalıp gözden kaybolmuştu. İçimde bir burukluk hissederek geriye dönüp çadırın yanına geldiğimde dedem hala yatıyordu. Uyuyor sanmıştım ama aldanmıştım. Ayağımdaki ıslak pantolonu, çoraplarımı, iç çamaşırımı çıkartıp ateşin karşısına dizerken doğrulup oturdu. Ne olduğunu sordu. Ateş böceği kovalarken ayağımın kaydığını söyledim. Bir kız sesi yükseldi o sırada derenin öteki tarafından. O da karanlıkta sevgilisini arıyor olmalıydı. Dedem, bu kız sesini dinledi bir süre, sonra bana kaçamak bir bakış yönlendirirken elinde olmadan gülümsedi.

Click to comment

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir