Öykü
Yakuphan Güleç – Rafta Duran İlaçlar
Aylardan ocak olduğunu hatırlıyordu. Gökyüzü, kış saati uygulamasının kaldırılmasıyla birlikte ancak sekizde güneşi gösteriyordu. Geceden başlayan kar, sabaha karşı azıtmış ve beyaz felaket her yanı bürüyecek gibiydi. İpini sağlam kazığa bağlamak istercesine erkenden çıktı yola. İki sene önce okula yetişeceğim diye boğuşurken şimdi işe yetişme telaşıyla mücadele ediyordu. Değişen çok şey varken değişmeyen tek şeydi telaş… Günler geçedursun, kendine zaman ayıramadığını düşündüğü her an hayatın dağdağası karşısında yaşama hevesini kaybediyordu.
Sabaha değin ısıttığı o güzelim yataktan kalmak istemiyordu. Ama bu karlı havada sorun yaşamaması için erkenden kalkmalıydı. Böylece yorganı ağır ağır üzerinden atmış, sakin ve uygun adımlarla evin içine sokulmuş, kafes kuşu gibi soğuk duvarlarda dolandı bir iki. Uyku mahmurluğuyla önünde ne varsa çiğnemeden tıkmıştı ağzına.
Otobüse bindi, karanlıkla birlikte saf bir sıvı halindeki damıtılmış caddede, ışıkları izlemeye koyuldu. Hıncahınç otobüste her zamanki gibi uflayan, puflayan, söylenen insanlarla yaşam kavgası vermeye alışmıştı. Ve işte sonunda inebilmişti.
İş yerine doğru yürüyordu. Sırtı su gibiydi. Hasta olmam umarım diyordu içinden. Zihnindeki düşünceleri kovdu.
Her bir düşünceye stop.
8-12: işe dair hazırlıklar, işi geliştirmeler, içinde büyütmeler ve dışarı taşırmalar.
12-13: ineğin samana yumuluşu gibi yumulmak.
13-18: sinir harbi eşliğinde bitirmeye çalıştığı onca yük. Yine de gün bitmeye yakın içinde hazla karışık tatlı bir yorgunluk. Mesainin bitmesine az bir zaman varken dönüş yolunu düşünmek ağır gelmişti. Yorgunluk ve kızgınlık alaşımıyla birlikte insanlar yolla veya yolcuyla kavgaya tutuşacaktı. Kim bilir yola dair ne varsa tüm hıncını onu dört gözle bekleyen evladından; bir tas çorba ile yemek yapıp yolunu gözleyen eşinden çıkaracaktı. ‘Peki ya ben?’ diye düşündü. Yolunu gözleyenlerin olduğunu bilmek çok büyük bir nimetti. Ama varlığıyla evi taşır-dığında ise kıymetsiz ve pespaye olma yolunda ilerliyorlardı anlaşılan. Aile hayalini sildi kafasından. En iyisi bir araba almalıydı. İş arkadaşlarının sesleriyle düşüncelerinden sıyrıldı. Çabucak hazırlanmalıydı.
Durağa doğru yürürken bugünün Cuma olduğu geldi aklına. Kesin trafik felçti. Arabası olanların “Cuma ritüeliydi” bu trafik. Otobüse her zaman ki gibi ittire kaktıra bindi. Kendini kötü hissediyordu, içinde bir bulantı, dilinde acı bir tat, burnunda ağır bir koku. Sıradanlaştığını düşündüğü ama asla sıradanla-şamayan çilelerle eve dönmekten usanmıştı. Başı zonkluyordu. Ekrana bakarken bu kadar ağrımazdı. İyisi mi ayağını yerden kesecek kadar bir araba almaktı. Hem hafta sonları gezmeye de giderdi. Akşamı selam-layan kış soğuğu, yerini ayaz ve zifiri karanlığa bırakmıştı. Ayazın görün-mez karanlığında sanki dev bir örümcek üzerine geliyordu. Gittikçe kötüleşiyordu. Ev, dedi şimdi ne kadar ıssız ve soğuktur. Bir türlü ısıtamıyorum. Belki de bekleyeni olmadığından soğuktur. Evde bir bekleyeni olsa, hoş geldin dese. Yok yok, denemişti bunu. Eve bir papağan almış, çok geçmeden geveze-liğinden sıkılmış ve kafesinden salmıştı. En iyisiydi yalnızlık. Sessizlik atmosferinde ruhunu dinliyordu. Son günlerde onu da pek beceremiyordu ya.
Neyse! Zihninden bir hastalık koreografisi geçti. Hasta olmak en büyük korkusuydu. “Noluyor ya bana?” dedi içinden. Zihnini kirli düşüncelere kaptırmak iste-miyordu. İneceği durağın anon-suyla apar topar kapıya koştu. İtişmeler kakışmalar eşliğinde indi.
Eve girip üstündekileri çıkardı, yüzünü yıkadı. Mikrodalgayı çalıştırdı. Kolasını doldurdu. Televizyonunu açıp sere serpe akşam yemeğini yedi. Üstüne bir ağırlık çöktü. Son lokmasını aldıktan sonra uykunun kuv-vetine yenik düştü.
Sabaha doğru uyandığında ya-taktan kalkacak derman bula-madı. Ayaklarını oynatamı-yordu. Otobüste hissettiği acı tat yerinde duruyordu. Dili uyuştuğundan bağıramıyor, yardım çığlıkları cılız bir seslenişten öteye geçemiyordu. Çişi gelmiş, karnı acıkmış insanların köşeye sıkışmış çaresizliğiyle yatıyordu. Ayakları yoktu. Hislerden arınmıştı. Sürüne sürüne tuvalete gitti. “Ne oldu da bu hale geldim?” dedi. Sesi dehşetle doluydu. Yattığında ruhunu saran kötü hisleri düşündü. Yüzüne bakma ihtiyacı hissetti. Çünkü yüzünün sağ kısmını hissetmiyordu. Dili çok az dönüyordu. Ne yapacağını bilemedi. Tekrar yatağına doğru süründü. Tüm bunlar kâbus olmalıydı. Uyandığında sabah kahvaltısını yapacak, dışarı çıkıp biraz hava alacak, sonra üşüdüğünü hissedip geri dönecekti. Açıp lig maçlarına bakacak, belki film izleyecekti. Bu düşüncelerle tekrardan uykuya daldı.
Akşam vakti uyandı. Rüyasında annesini görmüştü. Yanına çağırı-yordu. Ardından babası da belirmişti. Siluetten ibaretti babası. Korkuyordu. O güne gitti. Acı bir fren sesi, her yer kan. Benzin ile demir kokusu birbirine karışmış. Annnneeee, baaabaaaa haykırışlarıyla koştuğu o an. Giderek büyüyen korku. Geçmeyen acı tat. Mezun olduğu gün. Ayazın ortasında dev örümcek üzerine üzerine geliyordu. Bir örümceğe dönüşmek üzereydi. “Geçenlerde okuduğum kitabın tesiri altındayım demek ki. Yoksa ne kadar saçma, örümcek falan. Gregor Samsa-Spider Man karışımı olması da… Senin gibi rüyanın da.” diyerek rüyasına yeni bir yön çizmek istedi. Bedenini yokladı. Uyar uyanık bir haldeydi. “İnsan örümceğe dönüşebilir mi hiç, hem oradaki de böcekti örümcek değil.”
Gözlerini tamamen açtı. Gerçek, kâbus… Kâbus gerçek kâbus gerçek gerçek kâbus çık-çık-çık… çıııııııııııııııkkkk. Sü-rüne sürüne telefona ulaştı ve numarayı tuşladı. ‘Kurtul Gregor’dan’ diye kızdı kendine. Telefon çalıyordu çok şükür. İki kez çaldıktan sonra açılmıştı.
“Alo, oğlum.”
“Anne, sakın yola çıkmayın, sakın!”
“Neden oğlum, ne oldu?”
“Mezuniyet günü olanları gördüm. N’olur evden dışarı adım dahi atmayın!”
“Yine Nazlı’yı mı gördün?”
“Yok anne, sizi gördüm bu sefer. Çok çok kötüydü. Sözümü dinleyin, gelmeyin. Başa çıka-bilirim.”
“İki yıl geçti üstünden, hala atamıyorsun değil mi?”
“Elimde değil anne. Onu kaybettim, sizi kaybedemem.” “Tamam oğlum, baban birazdan gelir anlatırım ona durumu. İlaçlarını alıyorsun değil mi? “Alıyorum anne, hadi görüşürüz.”
Telefonu kapatmıştı. Bir defa yaşanan acı yine yaşanabilirdi.
Koşa koşa tuvalete yetişmiş, mesanesindeki baskının gitmesiyle birlikte karnın acıktığını daha da hissetmişti. Anne babasını kurtardığı için çok mutluydu. Rafta duran ilaçları seyrediyordu.